“İçinde anlatılmamış bir hikaye taşımaktan daha büyük bir eziyet yoktur.”

Geçtiğimiz günlerde bir yarışmanın jürisine davet edildim. İsmi başından beri ilgimi çekiyordu ancak gitmeye bir türlü fırsat bulamamıştım. Üstelik bu post modern deneyimlerin içlerinin nasıl boşaldığından bahsedebilirdim kolaylıkla, anlamın yok oluşundan da, hem de hiç izlemeden, hiç dinlemeden etkinliği. Bu sefer yanıldım ama ne güzel yanıldım. “Anlat hikayeni” sezon finalinde, salonu dolduran yüzlerce kişi, kendi hikayelerini anlatmaya gelenleri dinledi ve bir gün onlarda kendi hikayelerini anlatmak için keyiflendi. Saatlerce sadece birbirini dinleyen insanların vücut bulduğunu görmek bile işin şaşırtıcı taraflarındandı. Yeni insanlar ve yeni hikayeler duymak güzeldi ama asıl o hikayelerin tekrar ve tekrar anlatılacağını bilmek daha güzeldi. Hikaye anlatmak, kendinle ilgili bir hikayeyi yeniden ve yeniden yazmak epey büyüleyici değil mi? Üstelik bir zaman sonra hikaye, sadece senin olmaktan çıkıyor ve onu her anlatanın elinde bambaşka bir forma kavuşuyor, hikayeye her el dokunuyor, her anlatan onu yontuyor, ona ekliyor, ondan çıkarıyor ve ondan bir heykel yaratıyor tıpkı hayatın kendisi gibi. Belki bir sonraki anlatma maratonu, “Anlat hikayeyi” olarak da bir kol verir, sadece kendi hikayeni değil ama dünyadaki bütün hikayeleri yeniden kurgulayıp anlatabilmeye imkan tanır.

Şair Fare Frederick’in hikayesini bilir misiniz? Canım arkadaşlarımdan biri bir gün elinde Leo Lionni’nin harika kitabıyla çıkageldi. “Frederick’in yeri ayrıdır” dedi, “hemen okuyun”. O akşam kızımla aldığı iki kitabı da arka arkaya okuduk. Frederick beni derinden etkiledi. Toplanırsanız anlatıyorum.

Tüm fareler kış için erzak toplarken Frederick bir taşın üzerinde oturur. Fareler Frederick’e “sen neden erzak toplamıyorsun?” diye sorarlar oysa Frederick  güneş ışınlarını, renkleri ve kelimeleri topluyordur. Hiç anlamaz arkadaşları. Frederick herkesin gördüğü güneşi, herkesin geçtiği yolları görüyor ve tüm bu gündelik ayrıntılardan büyüleniyordur.

Kış gelir. Fareler topladıkları erzakları yemeye başlar. Ancak kış beklenenden çetin başlar ve uzun süreceğinin sinyallerini verir. Fareler topladıkları erzağı hızla tüketir. Erzakları bittiğinde ise Frederick başlar anlatmaya; güneş ışınlarıyla farelerin içlerini ısıtır, kelimeler ve renklerle onların karnını doyurur.

Karanlık geceyi, çıktığı bir kayanın üzerinden sözleriyle aydınlatmaya başladığında farelerden biri ona seslenir. “Frederick, meğer şairmişsin sen!”. Bizimkinin yanakları pembe pembedir artık. Mahçup kabullenir iltifatı, “evet” der. “Ben bir şairim”. Hayallere dalan fareler zorlu kışı Frederick’in hikayeleriyle atlatırlar. Frederick tüm farelere, kendi hikayelerini anlatır aslında. Yaptığı sadece budur ama bu hiç az değildir öyle değil mi? 8 yıldır kurduğu yepyeni dünya ile ortalığı kasıp kavuran Game of Thrones nasıl bitti hatırlayın. “Dünyada iyi bir hikayeden daha güçlü bir şey yoktur” diyerek. Bizi bıraktığı yerden hikayesinin tekrar tekrar anlatılmasını isteyerek.

Walter Benjamin “Hikaye Anlatıcılığı” kitabında bizlere yüzyılın ortasından seslenir. Hikaye anlatıcılığı geleneğinin yerini artık romanlarından aldığından bahseder, bu durumu olumsuzlayarak. Deneyimin kuşaktan kuşağa aktarılabilmesinin yolunun, tek bir kitaba bağlanmakla bitebileceğini söyler. Proust’u anlatır. Çünkü Proust, yaşadığı tüm deneyimleri yazıya dökerken onları kendi süzgecinden geçirir, onlara yeniden hayat verir, belleğinin gizli kalmış köşelerinde uzanan küçücük ayrıntıları bile hikayeleştirir.

Hikaye anlatımı, sahildeki ayak izleri gibidir. Yürüdükçe nasıl herkesin izi birbirinden apayrı çıkar, hikaye de her anlatıldığında ona eklenen ve ondan eksilenlerle yeni bir hikaye olur.

Sinema da bizi büyüleyen hikayeler anlatır. Ancak Benjamin’in izinden gidersek yeni hikayeleri izlemeye ve okumaya ihtiyacımız olduğu kadar, yeni hikayeleri kendimiz anlatmaya da ihtiyacımız vardır. Hikaye anlatıcılığı bir hikayeyi küçük bir kartopuyken sahiplenmektir çünkü. Onu büyüte büyüte ona hayatın tüm deneyimini aktarabilir ve onu yıkarak onu sürekli yeniden yaratabilirsiniz. Ama ona aktardığınız deneyimi bellekten silemezsiniz. Anlatı geleneğinin gücü de buradan gelir. Penelope’nin gündüz dokuduğunu gece söktüğü yerde, Sisifos’un kayayı dik bir yamaçta yukarı ittiği noktada bile, tüm o çaresiz görünenin ardındaki çabanın bir belleği vardır.

Hikayeler ve onları anlatmak aynı zamanda onları dinlemekle de ilgili. Nasıl anlatıyordu Benjamin; “Çünkü anlatıcılık her zaman hikayeleri tekrarlama sanatı olmuştur; hikayeler akılda tutulamayınca bu sanat yok olur. Yok olur; çünkü hikayeler dinlenirken onları eğirip dokuyan birileri yoktur artık. Dinleyici, hikayeyi dinlerken kendini ne kadar unutursa, dinledikleri hafızasında o kadar yer eder. Kendini anlatının ritmine kaptırdığında hikayeleri öyle can kulağıyla dinler ki, kendini hiç zorlamadan onları yeniden anlatırken buluverir. Hikaye anlatma yeteneğine beşiklik eden ağ işte böyle örülmüştür.” Ah gel de çocuk kitaplarını sevme, şimdi bir de rengarenk ağlar ören örümcek Rıza’nın hikayesi geldi aklıma. Onu da bir sonraki sefere.

“Anlat hikayeni” etkinliği sona erdikten sonra, bir araba dolusu Kadıköylü olarak korkunç bir trafikte ağır ağır evlerimize doğru ilerlemeye başladık. Kulaklarımız içeride dinlediğimiz hikayelerle dopdolu, kalbimiz sevdiğimiz hikayelerle coşkun. Birbirimize duyduğumuz hikayeleri yeniden anlatıyoruz, bildiklerimizi ekleyerek, bazı yerleri unutarak. İşte, anlatılmaya başlandılar bile, iyi hikayeler kalacak, belki kaldığı haline hiç benzemeyecek, çıkış noktasını hiç hatırlatmayacak ama Penelope de sökmeye ancak diktiği zaman başlayabilir öyle değil mi?

Everett’in bu resmi hem hikaye anlatıcılığını anlatıyor hem de Raleigh’in çocukluğunda dinlediği hikayelerin gücünü, bu hikayelerin ona nasıl ilham verdiğini söylüyor bize. Raleigh şair, yazar hem de kaşif ve denizci. Uzaklara duyduğu arzusu küçükken dinlediği hikayelerle pekişiyor. Çocuk gözlerini hiç kaybetmemeyi, hayata her gün yeni gözlerle bakabilmeyi, denizlerin ardındakileri düşlemeyi öğrendikten sonra bir daha bırakmıyor. İlham aldığı hikayelerine şiirleriyle yeniden hayat veriyor. Pavese’nin hikaye hiç bitmez ki deyişi gibi. Çünkü bittiği yerden yeniden, yeni bir hikaye başlar.

Proust, bizi mutlu eden insanlara minnet duyalım, onlar ruhlarımıza çiçek açtıran bahçıvanlar derken belki de bize hikayeler anlatan insanları, bizim hikaye anlattıklarımızı da kastediyordu. Şunu biliyorum ki o salonda, birbirine hikayelerini anlatan insanlar sayesinde hayat birkaç saatliğine güzelleşti. İnsanların ruhları birbirine değdi, kulaklar birbirini sadece duymadı ama dinledi, kalpler bir hikayenin etrafında kenetlendi, ve o hikayeler anlatılmaya devam edecek kimi zaman kaldığı yerden, kimi zaman yeni baştan. Ve iyi hikayeler onları dinleyenler olduğu sürece yaşamaya ve değişmeye ve hayatı değiştirmeye devam edecek.

Kaynak: Doç. Dr. Aslı Kotaman